Skip to content

Narrow screen resolution Wide screen resolution Increase font size Decrease font size Default font size default color green color orange color
Anasayfa arrow Anasayfa arrow KONUŞUYORUZ arrow SİZDEN GELENLERarrow Çocuklar İçinarrow Düşler, Anılar ve 'Uykuda Çocuk Ölümleri'
Dinlence
Ocak 08, 2009, 01:55:23 ÖS *
Merhaba, Ziyaretçi. Lütfen giriş yapın veya üye olun.

Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz
Duyurular: defterimde kuş sesleri
 
   Ana Sayfa   Yardım Ara Giriş Yap Kayıt  
Sayfa: [1]
  Yazdır  
Gönderen Konu: Düşler, Anılar ve 'Uykuda Çocuk Ölümleri'  (Okunma Sayısı 224 defa)
Gerçek dostum
Moderator
Bronz Üye
*****

Puan 0
Online Online

Mesaj Sayısı: 205



Üyelik Bilgileri WWW
« : Mart 16, 2008, 08:23:53 ÖS »

Contrahit orator, variant in carmine vates1


Bilinç hayal gücünün düşmanıdır. Boşuna değildir istisnasız her insanın düş görürken 'imgesel' yaratıcılığın en uç sınırlarında dolaşması. Rüyalarda, her şeyden önce zamanı ve mekânı parçalayarak yaratıcılığın ilk adımını atar zihnimiz. Zamanın ve mekânın başka bir özü, başka bir anlamı vardır bilinç ötesinde. Nesnel zamanda saatler, hatta günler sürecek olaylar düşlerde saniyelere sığabilmekte, uzun ve çetin yolculuklarla aşılabilecek yollar bir anlığına ayaklarınızın altına serilebilmektedir.

Tıpkı bir anımsama gibidir bu. Bütünlüklü olaylar süzgeçten geçmiş, damıtılmış ve yalnızca bir ya da bir kaç imgede yeniden anlam kazanmıştır. Yıllar süren kadim çocukluklarımızdan geriye bir bisikletin hayal meyal görüntüsü, bir tütün kolonyasının derin kokusu, gök mavisi renginde bir mızıka ya da bizi o günlere götüren başka şeyler değişmez birer simge olarak kalmazlar mı?

Kuytu köşelere hapsedilmiş, ama her an ortaya çıkmaya hazır imgelerle doludur bilinç ötesi. Bilincin hapsettiği bu imgeler, düş görürken ya da anımsarken kırılmış bir cam kapsülden saçılan mikrobik organizmalar gibi dağılırlar sağa sola ve gün yüzüne çıkmanın uğraşını verirler. Ötekisini arayan 225 milyon sperminkinden farklı bir savaşım değildir bu. İyi olan eşini bulur ve 'canlı bir düşe, bir anımsamaya' dönüşür. Bilinç ötesinde kuşatılmış zehir etrafa saçılmıştır artık. Varlık öncesinin konsantre zehri, var olanın ve hayatın panzehiri olacaktır.

Çocukluğumdan beri rüyalarım ve anılarım zehirliyor beni. Gözümü kapatıp düşlere dalıyor ve uyanıyorum. Neredesin ey zaman!

Anılarım alıp götürüyor beni uzak, kadim geçmişlere. "Göz açıp kapayıncaya kadar geçmiş zaman" diyorum. Ne farkı var ki geçmişin bir uykudan. Uyuyup uyanmaktan başka nedir ki yapıp ettiğimiz.

Anlatmak zordur düşleri ve anıları. Zaman yitmiş, parçalanmıştır. Yitirdiğinizi bulup çıkaramaz, parçalanmışı toplayamazsınız. Mekânsa -sanki bir masalmışçasına- bir varmış, bir yokmuş gibidir. Varlığını hisseder, ama bir türlü ayak basıp üzerinde yürüyemezsiniz. 

'Düş'ünceyi anlatmaya benzemez 'düş'leri ve anıları anlatmak. Düşünce; üç ayaklı, sistematik bir zihinsel sürecin sonunda anlatım araçlarına dökülebilir ne de olsa. Önce sezersiniz, bütün zihinsel faaliyetlerin ilk aşamasıdır bu. ‘Karanlık Oda’da suya batırılan bir opağın üzerindeki fotoğraf karesi gibi yavaş yavaş belirmeye başlar sezgilerimiz. Soyuttan somuta uzanan o meşakkatli yolculuk başlamıştır.

Ardından sezgiler kavrama dönüşür, eş deyişle billurlaşırlar zihnimizde. Ve sonra en uygun araçları (çoğunlukla kelime, kimi zaman da görsel ya da işitsel dil) kullanarak anlatırız düşüncelerimizi. Bu üç aşamalı süreci yönlendiren bilinçtir. Yani anlatmak, anlatabilmek için ihtiyaç duyduğunuz en önemli şey, hayal gücünün düşmanından başka bir şey değildir.

Düşler ve anılarsa bilinç ötesine dairdir. Ve bilinç ötesini bilinçle anlatamazsınız.   

Hangi birimiz şikayet etmemiştir, rüyalarımızı tıpkı gördüğümüz gibi anlatamadığımızdan. Her şey en tam olsa bile düşünüzün o anda sizde uyandırdığı hisleri kelimelere dökemezsiniz.

Anlatmak bir sanattır. Öyleyse iyi anlatabilmek için uyanıkken düş görmek gerekir. İyi sanatçı, uyanıkken (bilinçliyken) düş gören ve düşünü gereğince anlatabilen sanatçıdır.

Rüya, anılar, bilinç, hayal gücü, sezmek ve anlatmak üzerine bütün bu düşünceleri dile getirmemin nedeni, beni epey etkileyen bir eser üzerine birkaç kelam etmek. Baştan sona bir düş serüveni olan ve insanı; uykuya, düşlere, çocukluğuna çağıran bir romandan söz açmak istiyorum. Ne anlamlı rastlantıdır ki romanın adı da 'Uykuda Çocuk Ölümleri'. Yazarının adıysa Ali Teoman. Bilmeyenler için söylüyorum, Teoman aslında bir mimar, ama hayatını yazmaya vakfetmiş. Daha önce edebiyat dergilerinde birkaç eleştirisini okumuştum. Öyküleri ve bir romanı olduğunu sonradan öğrendim.

Ali Teoman bildiğim kadarıyla en az iki Batı diline (İngilizce ve Fransızca) ve ayrıca Osmanlıca'ya hakim. “İyi yazmak için ana dilden başka dil bilmek şart mı?” diye soracak olursanız elbette, “Şart değil” derim, ama Teoman'ınki gibi etimolojik ve semiyolojik açıdan zengin bir eseri ortaya koyabilmek için birkaç dile hakimiyetin gerekli olduğunu söyleyebilirim.

Buna ek olarak yazarın 'öz Türkçe'ye de (Ölçülü kullanılan ve metinlere uyum sağlayan 'ekin', 'acun' gibi kelimelere rastlıyorsunuz romanda) son derece hakim olduğunu söylemeye gerek var mı bilmiyorum.

Ali Teoman, yeni bir dili 'bulup çıkardığı' romanında ilginç kısaltmalar da türetmiş. (Bulup çıkarma diyorum, çünkü bunu bir nevi edebiyat hafiyeliği olarak değerlendiriyorum.) ‘Uykuda Çocuk Ölümleri'nin roman dilindeki kısaltması da ‘UÇÖLÜM’.

Çok katmanlı okumaya açık bir roman 'Uykuda Çocuk Ölümleri'. 447 sayfalık bir dil şöleni, bir düş bahçesi, bir labirent, roman türünün hemen bütün alt türlerine, önemli pek çok yazar ve düşünüre göndermelerle dolu bir post-modern metin, bir korku ütopyası ve aynı zamanda sarkastik bir kurmaca.

Teoman, hızlı okunabilecek bir roman yazmış. Fakat 'hız', hemen tüketimi çağrıştırmasın size. Hızlı okuyabilirsiniz evet, ama hızla tüketemezsiniz bu romanı. Tarihi sanki üretim ilişkilerinin değil de, tüketim ilişkilerinin belirlediği bu ucube hız çağına yenik düşmeyecek nitelikte kalıcı değerler içeriyor çünkü bu roman.

Ali Teoman da onlardan olmalı. Günümüzde parmakla gösterilecek kadar azalmış olan o 'ideal tutkunları'ndan... 'Başarı'nın hızla ölçüldüğü bir çağda kalıcı olmayı hedefleyerek genel geçer 'başarı'ya daha başlangıçta sırt çevirme cüretini gösteren o 'direnişçi azınlıktan'...

Tahmin edebileceğiniz gibi çok satmamış 'Uykuda Çocuk Ölümleri'. Sessizlikle karşılanmış. Aslında kitabın değerini bu sessizlikle açıklamalı bence. (İnternette arama yapsanız A. Ömer Türkeş'in eleştirisi dışında derli toplu bir yazı çıkmıyor kitap hakkında.)         Peki ne anlatıyor Ali Teoman? Uyanıkken gördüğü bir 'düş'ü anlatıyor. Düş diyorum, çünkü bilinen anlamda zamanı ve mekânı yok hikâyenin. Belirsiz bir tarihte İstanbul'un belirsiz bir semtinde Xeno adında bir adam yaşamaktadır. (Yazar sadece tarihin ve mekânın ucunu gösteriyor okura.) Kudüslü bir Yahudi ailesinin torunu olan Xeno, gizli servis yapısında örgütlenmiş bir şirkette memur olarak çalışmaktadır. Alttakinin bir üstünden başka kimseyi tanımadığı 'Şirket'teki odasında bir gün bir zarf bulur Xeno. Her gün üzerinde çalıştığı dosyalardan epey farklı olan bu zarf, memur Xeno'yu tuhaf bir seyahate sürükleyecek ve karmaşık bir olaylar dizisinin içine atacaktır.

Xeno'nun zarftaki dosyanın anlamını bulmaya çabaladığı gerilimli bir soruşturma serüvenidir bu aynı zamanda. Xeno; biraz merak, biraz da mecburiyetten ötürü araştırmaya başlamıştır 'Uykuda Çocuk Ölümleri'ni. Bu araştırma, kendi halinde gösterişsiz bir memur olan Xeno'ya; sonunda 'Şirket'in gerçek yapısını öğreneceği bir labirentin kapılarını açacaktır.

'Şirket'in gizemli yapısı ve karanlık atmosfer başlarda, 'Bin Dokuz Yüz Seksen Dört'vari bir korku ütopyası okumakta olduğunuz hissini uyandırıyor sizde. Bir kere tasvir edilen 'Şirket'i hemen ilk anda Winston Smith'in çalıştığı devlet kuruluşuna benzetiyorsunuz. Xeno bu bölümlerde devasa ve güçlü bir sistemin -bir koca çarkın- küçük bir dişlisi gibi görünüyor. Xeno'nun da tıpkı Smith'in olduğu gibi gizlice buluştuğu bir sevgilisi var. Adı da Züleyha. İsmin başındaki ‘Z’ harfi önemli, çünkü Xeno’nun amirini de ‘Bay Y’ olarak tanıyoruz romanda.

Romanın belkemiğini oluşturan labirent serüveni, Xeno’nun bir gece ‘Şirket’te dolaşırken bir hırsız tarafından şirketin kasalarından birine kilitlenmesiyle başlıyor. Xeno, sonunda kasadan çıkmanın bir yolunu bulur. Ama bu yol, Xeno'yu gitmek istediği yere götürmez, tam tersine karmaşık bir labirentin içine sürükler adım adım. Xeno, içerdeki manivelayı indirince kasanın altı açılır. Kahramanımız uzun borulardan geçer ve 'Şirket' evraklarının yakıldığı bir dev fırına düşmek üzereyken boruların çeperlerine tutunarak son anda canını kurtarır. (Bu dev fırın da 'Bin Dokuz Yüz Seksen Dört'te, eski evrakların, dolayısıyla tarihin yakıldığı kazan dairelerini anımsattı bana.)

Boruların arasından da bir çıkış yolu bulan Xeno tekrar odasına dönmeye çalışırken yeraltında o tünelden bu tünele, o salondan bu salona geçer, ama bir türlü labirentten çıkamaz. Yolda karşılaştığı gece bekçisi, et hamalı ve ikiz mimarlar ona yol gösterse de bu yardımlar sonuç vermez. Çünkü Xeno kaderine doğru yol almaktadır. Ve 'düş'ün sonu, Xeno için bir 'düş kırıklığı'dır.

Ali Teoman, korku ama aynı zamanda mizah yüklü romanının sonunda X-Y-Z  denklemi ekseninde (basit olmasa bile açık bir denklem) gizemi ifşa ederek hem kurmaca ile gerçek arasındaki keskin çizgiyi okura hissettiriyor, hem de romanın baştan sona bütünlüklü bir matematik yapı üzerine kurulu olduğunu gösteriyor. Yazar böylelikle dolaylı bir şekilde, “Zamanı ve mekânı kendi matematiğine göre yeniden bir araya getiren bir düş gördüm ve size anlattım. Siz de bir düş görmüş oldunuz” diyor.

Okur olarak bu düşü yaşıyorsunuz. Başlarda da söylediğim gibi totaliter bir sistemce kuşatılmış iki insanın hikâyesini anlatan 'Bin Dokuz Yüz Seksen Dört'teki o ürperti atmosferine ortak oluyorsunuz, Xeno'yla birlikte yol alırken. Kimi yerde Kafka'nın şizofren dünyasına davet ediliyorsunuz, kimi yerde de Joyce'un -Ulysses'in son sayfalarında olduğu gibi- dil, imla kurallarını ve anlam bütünlüğünü yok sayan metinlerini okuduğunuz hissi veriliyor size. Bunun yanı sıra Xeno'nun ‘UÇÖLÜM’ü araştırırken rastladığı BİLANS'daki (Bâtınî İlimler Ansiklopedisi) bilgiler, felsefe ve dinler tarihine göndermeler, göstergebilim ve söz dizim oyunları da işin içine girince bir Eco romanı okuyormuş hissine kapılıyorsunuz.

Elbette ki bütün bunlar yazarın bilinçli tercihi. Aslında Ali Teoman, çoğu yerde kurmacanın giriftliğiyle alay ederek ‘illüzyon hissini’ okurda güçlü bir şekilde uyandırmak istemiş. Yazar; büyük sanatçıları, akımları tokuşturarak ve özellikle ansiklopedinin yer aldığı bölümlerde dinlerle felsefeyi çakıştırarak ince, anlamlı bir mizahla yüklü bir ‘post metin’ kurmuş. Kitaptaki göndermelerin hepsini sıralamak mümkün değil. Zaten dikkatli ve iyi okurların gözünden de kaçabilecek ölçüde gönderme var romanda. Romanın finalinde arzın merkezine doğru yol almak üzere harekete geçen Zeplin'in, açıkça bir kurtarıcı Nuh Gemisi olarak tasvir edilmesi benim önemli bulduğum göndermelerden sadece biriydi.

Romanın farklı alt türlerle temasına gelince... Eserde alt türlerin (polisiye, fantezi, siyasi gerilim gibi) ustalıkla kullanılması yazarın, bu türleri iyi tanıdığını göstermiyor yalnızca, fakat aynı zamanda türleri yeri geldiğinde çatıştırıp yeri geldiğinde bütünleştirebilen bir kurgu ve anlatım gücüne sahip olduğunu kanıtlıyor. Öyle ki, “Demek bir roman kişisi aynı anda hem kuşatılmış Winston Smith, hem de gerçeği inatla sorgulayan Baskerville’lı William olabiliyormuş” diyorsunuz. Çünkü -tıpkı romanın bütünündeki gibi- karşıtlar ve farklı olanlar Xeno'nun bünyesinde son derece ustaca harmanlanmış. Baş kişinin, hem hiçbir şeyin farkında olmayan saf bir memur, hem de kuşkusuz sonu aydınlık bir tünelin karanlık koridorlarında kararlı bir şekilde yol alan bir 'bulup ortaya çıkarıcı' olmasının izâhı bu.

Romanın en önemli bölümü olan final hakkında -gizemi deşifre etmemek amacıyla- detaylı bilgi vermiyorum. Ama türlerle ilişkiyi biraz daha açmak için finale dair birkaç şey söylemek gerekiyor. Metodolojik bakıldığında Ali Teoman, temas ettiği türler arasında polisiyenin bence en önemli gereğini yerine getirmiş. Bu gerek, finalin polisiye okurlarında yarattığı hisle ilgili.

Her gizem romanı düşsel bir piramittir, tabandan tavana (başlangıçtan sona) doğru karmaşık gerçek giderek yalınlaşmakta, böylelikle basitleşmektedir. Her polisiyede gerçeğin açımlanması 'düş'ün parçalanması, un ufak edilmesi anlamına gelir. Demek, finaller okur için aynı zamanda bir düş kırıklığıdır. Tıpkı orgazm anına doğru yolculuk gibi yavaş yavaş başlayan ve giderek şiddetini artıran bir son (eş deyişle bitiş) duygusunun metne nüfuz ettiğini görürsünüz polisiye romanda. Ve gizem, ‘kim’ ve ‘neden’ soruları ekseninde çözümlenir çözümlenmez bir ‘hissi düşüş’ başlar. 'Düş'ten 'düş'üştür bu bir anlamda. Şiddet azalır ve en sonunda yok olur. Ritmi önce giderek yükselen kalp atış çizgilerinin ya da radyo dalgalarının sonra silikleşip kaybolmasına benzetebilirsiniz bu etki azalması serüvenini.

Düş artık parçalara ayrılmıştır. Bu aşamadan sonra kalsa kalsa ancak düşün gölgesi ve onun yaratacağı şok kalır size. Teoman'ın romanının finali de bu şok hissini uyandırıyor.

Kuvvetle muhtemel yirmi otuz yıl sonra adından bile söz edilmeyecek yazarların has okuru tatmin etmekten uzak metinlerinin kitle 'iletim' araçlarında boy gösterdiği günümüzde tam da 'Uykuda Çocuk Ölümleri' gibi iyi edebi eserlere ihtiyacımız var. Ve bu iyi eserlerden her fırsatta söz etmek gerekiyor.       

Ali Teoman'a üç şey için teşekkür etmek istiyorum: İlk olarak bize -okura- gerçekten iyi bir roman hediye ettiği için. İkincisi hız çağının içi boş 'başarı'larına sırt çevirme cesaretini gösterebildiği için... Ve hepsinden önemlisi -bir sanatçı olarak- uyanıkken (bilinçliyken) düş görebildiği ve düşünü hakkıyla anlatabildiği için...

Düşler ve anılar unutulmaz. Bilinç yok saysa bile onları, bilinç ötemizde yaşarlar çünkü. Düşsel yapıtlar da böyledir. Zaman savursa da onları öncekinden sonrakine, tutunup kalırlar belleğimizin mahrem köşelerinde.

[1] “Speakers summarize, poets transform in their verses.” (Konuşmacılar özetler, şairlerse dizelere dönüştürür.) Joyce, A Portrait of the Artist as a Young Man. s: 129.)

5 Mayıs 2004
http://www.dergibi.com/yazarlar/fu_024.asp
Logged

Hilal_*
Gerçek Dostum
Sayfa: [1]
  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer:  

MySQL ile Güçlendirildi PHP ile Güçlendirildi Powered by SMF 1.1.4 | SMF © 2006, Simple Machines LLC
Joomla Bridge by JoomlaHacks.com
XHTML 1.0 Geçerli! CSS Geçerli!
Bu Sayfa 0.025 Saniyede 21 Sorgu ile Oluşturuldu

Dinlencem

Listeler

Bilge Öğretmen Eğitim Siteleri domain
Estetik
Top