Skip to content

Narrow screen resolution Wide screen resolution Increase font size Decrease font size Default font size default color green color orange color
Anasayfa arrow Anasayfa arrow KONUŞUYORUZ
Dinlence
Ağustos 28, 2008, 05:39:17 ÖS *
Merhaba, Ziyaretçi. Lütfen giriş yapın veya üye olun.

Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz
Duyurular: defterimde kuş sesleri
 
  Ana Sayfa Yardım Ara Giriş Yap Kayıt  
  Mesajları Göster
Sayfa: [1] 2 3 4
1  GENEL / Güzel Yazılar / Ynt: NEFSİ TEMİZLEMEK : Mayıs 08, 2008, 12:42:51 ÖS
nefsi temizlemek veya onunla başa çıkabilmek zor birşey Allah (c.c) hepimize nasip etsin
                                                                                              (Amin)
2  GENEL / Güzel Yazılar / Ynt: Un niçin çok tehlikeli bir patlayıcıdır? : Mayıs 08, 2008, 12:37:46 ÖS
sağol
3  GENEL / Güzel Yazılar / Ynt: Okumak üzerine : Mayıs 08, 2008, 12:33:46 ÖS
yazı için teşekkürler
4  GENEL / Güzel Yazılar / Ynt: Anne Ne Demektir : Mayıs 08, 2008, 12:27:38 ÖS
emeğinize sağlık çok güzelbir yazı
5  GENEL / Güzel Yazılar / Ynt: Kelile ve Dimne : Nisan 23, 2008, 08:16:25 ÖS
Bende başka bir yerden aldım ben anladım ama anlatmakla anlaşılmaz.
6  GENEL / Güzel Yazılar / Ynt: Seccade Sevgisi : Nisan 23, 2008, 08:13:54 ÖS
Çok güzel bir yazı teşekkürler...
7  GENEL / Güzel Yazılar / Ynt: Yaşlı Bilge Adam : Nisan 23, 2008, 08:12:56 ÖS
Yazı için teşekkürler. Devamını bekleriz..
8  GENEL / Güzel Yazılar / Liseli Kız : Nisan 23, 2008, 08:05:39 ÖS
Liseli Kız

Yavaş yavaş tırmanıyordu merdivenleri.Birazdan sağa dönüp sınıfa girecekti.Anlamsız bir güne daha başlıyordu.Kapıdan seyredildi bir sürü liseli.Sınıf aynı sınıf,sıralar aynı sıralar.Değişecek bir şey vardı,o da LİSELİ KIZ'ın ümitleri!!!Bir kaç gün öncesi saklandı gözlerine.Her zaman ki igbi camdan bakıyordu,okulun kapısının çiftlerini ezberlemişti,ne olmuştuda gelmemişti SEVDİĞİ.Oysa her zaman ki gibi söz vermişti.Çıkış zili çaldığında son kez baktı kapıya ama boşunaydı gelmemişti .Her zaman ki gibi neşesinden uzaktı.Ağır ağır inmişti merdivenleri belki işi çıkmıştı,belki geç kalmıştı tesellilerle kendini avuturken mahalleye gelmişti...Fakat o da ne!!!Neydi bu sevdiğinin kapısının önünde ki kalabalık...!!!Neden ağlıyordu herkes bi anlam veremiyordu LİSELİ KIZ...Dayanamadı yolda ağlayan bir çocuğa sordu...Birden elinde ki kitapları yere düştü...Gözleri kararıyordu,bir ağaç fidanı gibi yere yığıldı kaldıkaldı LİSELİ KIZ...Konuşmak istiyordu,birden hıçkırıklarla ağlamaya başladı...Kimse anlam veremiyordu neden ağladığına...SEVDİĞİNE AĞLIYORDU LİSELİ KIZ...Genç yaşta toprak olan sevdiğine ağlıyordu.Sonra okula geldi,sınıf aynı sınıf,sıralar aynı sıralar...Geçti oturdu camın kenarındaki yerine...!!!!O DA NE!!!!SEVDİĞİ KAPIDAYDI VE EL SALLIYORDU...HIZLA KALKTI KIRILAN CAMIN SESİNİ DUYMADI BİLE ,HIZLA BIRAKTI KENDİNİ BOŞLUĞA...Sınıf arkadaşlarıtoplanmıştı başına ağlıyordu.!!!!O İSE CAM KIRIKLARIYLA KANLAR ARASINDA GÜLÜMSÜYORDU!!!!KIRMIZI GELİNLİĞİ GİYMİŞ OKUL KAPISINDA SEVDİĞİYLE''ELELE DURUYORDU LİSELİ KIZZ''!!!!!!Gencecik yaşalrında toprak olan iki sevgilinin gerçek olmuş yaşanmış hikayesidir........

 
 
9  GENEL / Güzel Yazılar / Berber ve Müsteri : Mart 26, 2008, 09:41:16 ÖS
Adamın biri her zaman yaptığı gibi saç ve sakal traşı olmak için berbere gitti. Onunla ilgilenen berberle güzel bir sohbete başladılar. Değişik konular üzerinde konuştular.

Birden Allah ile ilgili konu açıldı...
Berber: " Bak adamım, ben senin söylediğin gibi Allah'ın varlığına inanmıyorum.
"Adam: " Peki neden böyle düşünüyorsun?
"Berber: " Bunu açıklamak çok kolay. Bunu görmek için dışarıyaçıkmalısın. Lütfen bana söyler misin, eğer Allah var olsaydı,bu kadar çok hasta insan olur muydu, terkedilmiş çocuklar olur muydu? Allah olsaydı, kimse acı çekmezdi. Allah olsaydı, bunların olmasına izin vereceğini sanmıyorum...
"Adam bir an durdu ve düşündü, ama gereksiz bir tartışmaya girmek istemediği için cevap vermedi. Berber işinibitirdikten sonra adam dışarıya çıktı. Tam o anda caddede uzun saçlı ve sakallı bir adam gördü. Adam bu kadar dağınık göründüğüne göre belli ki traş olmayalı uzun süre geçmişti. Adam berber dükkanına geri döndü.
Adam: " Biliyor musun ne var, bence berber diye birşey yok"
Berber: " Bu nasıl olabilir ki? Ben buradayım ve bir berberim
Adam: " Hayır, yok. Çünkü olsaydı, caddede yürüyen uzunsaçlı ve sakallı adamlar olmazdı."
Berber: " Hımmm... Berber diye birşey var ama o insanlar banagelmiyorsa, ben ne yapabilirim ki?"
Adam: " Kesinlikle doğru! Püf noktası bu! Allah var, ve insanlar ona gitmiyorsa, o ne yapabilir ki?

İşte dünyada bu kadar çok acı ve keder olmasının nedeni!" 
10  GENEL / Güzel Yazılar / Arayış : Mart 26, 2008, 09:30:53 ÖS
Arayış
   
Hemen her gün aynı yoğunlukta geçen günler, çılgınlıkta sınır tanımayan arkadaş çevresi, ailesiyle arasındaki kapanması iyice imkansızlaşan uçurumlar.Bunu telafi etmek için her isteğinin anında gerçekleşmesi,ne yaparsa yapsın asla sorgulanmaması,istediği an istediği yere izinsiz rahatça gidebilmesi,cebinde sayısını bile bilemeyecek kadar bol parasının olması hiç biri ama hiç biri Harun’un içinde bulunduğu bunalımlı günleri huzura çeviremiyordu.O denli sıkılıyordu ki, artık bulunduğu ortamlarda konuşmuyordu bile. O hızlı, uçarı delikanlı bir anda sessizliğe bürünmüştü. Arkadaşları ona “Düşünen Adam” diye lakap bile takmışlardı. Harun için bu günler hayatının en karmaşık en sıkıntılı dönemiydi. Harun artık varlığının sebeplerini sorguluyordu. Varlığı; sınırsızca yaşamak, eğlenmekten mi ibaretti acaba?Varlığının amacı neydi?Fert varlığının sebeplerini sorgularda; toplumlar varlıklarının sebeplerini sorgulamaz mıydı? Harun’un bu yaşantısını sorgulamasına yeni tanıştığı arkadaşı Fatih vesile olmuştu.Üniversitede bu yıl yeni katılmıştı aralarına. Bulunduğu bölümden yatay geçiş hakkı kazanarak okulda aralarına yeni katılmıştı Fatih.Onun katılımı pek çok arkadaşı ve onun içinde çok iyi olmuştu. Oldukça zeki bir delikanlıydı Fatih. Varlığının anlamını bilen, söylem-eylem bütüncüllüğünü yakalamış, yaşantısında Kur’an’ı referans kabul eden, okuldaki nadir gençlerden biriydi.Her yaptığıyla,her söylediğiyle örnek oluyordu çevresindekilere.Çok fazla bir şeyler anlatmasına gerek kalmadan yaptıklarıyla öyle güzel gösteriyordu ki yaşadığı dini.Dürüstlüğü,yardım severliği,hiç ayırım yapmadan herkesle eşit bir şekilde muhabbet etmesi,ihtiyacı olan birine ilk onun yardıma koşması,etrafındakilere olan saygısı,Ezan okunur okunmaz Namaz kılmak için koşturması,özellikle her gördüğü güzellikte veya kötü olan bir olayda Allah ve yaratma ilişkisini çok güzel bir şekilde kurup onunla ilgili bir ayeti söyleyivermesi çok şaşırtıyordu Harun’u. O kadar çok kitap okuyordu ki, elinde okuduğu bir kitap olmadan onu görmek hemen hemen imkansızdı.

Gerçi Harun da okumayı seviyordu ama neden farklı olamıyordu? Sanki okudukça daha bir bataklığa saplandığını hissediyordu. Battıkça batıyor, bunaldıkça bunalıyordu. Sonunda Fatih ile konuşmaya, içerisinde bulunduğu hali paylaşmaya karar verdi. Zaten Fatih’de ona her defasında

- Oturup konuşalım diye teklifte bulunmamış mıydı? Harun bir hafta sonu okul çıkışı Fatih’e seslenir;

- Fatih arkadaşım. Ne haber? Hiç arkana bile bakmadan hızlı hızlı nereye böyle?

- Harun kardeş kusura bakma . Birkaç arkadaşla görüşecektim. Sözüm var da, ona yetişmeye çalışıyorum. Ama biraz vaktim var yine de.Hayırdır bir şey mi vardı?

- Buna sevindim dostum. Ben seninle konuşmak, bazı şeyleri sorgulamak ve paylaşmak istiyorum. Yarın için müsait misin Fatih?

- Tabii ne demek, memnuniyetle istersen yarın öğlen bize gelebilirsen daha rahat konuşur dertleşiriz.”

- Tamam arkadaşım İnşallah yarın bol bol konuşuruz.

Daha sonra vedalaşarak hızla uzaklaştılar birbirlerinde. Harun bir kez daha yalnızlığını hissetti. Kendisi için anlamsız olan bu alem, mutlak anlamlı olmalıydı, yada anlamlaştırılmalıydı. Başı boş hayvan yığınları bile olmazken, insan yığınları dolayısıyla insan olabilir miydi? Fatihle ayrıldıktan sonra kendini şehrin sahil kesimindeki bir banka attı. Belki temiz bir hava rahatlatır düşüncesiyle saatlerce oturdu, anlamsız, ruhsuz, dalgın adeta bir robot gibi.Etrafındaki insanlar çekti dikkatini.Farklı yönlere giden,hayatı sanki tüketmek için koşuşturan bir yığın insan.Acaba kaç tanesi yaratılış gerçeğini düşünüyordu?Kaçı Yaratanını tanıyarak O’na yönelmişti?Kaçı bu hayatı sorguluyor,düşünüyor,kafa yoruyordu?

Ayakları isteksiz bir şekilde üzerine kabus gibi çöken evine doğru yöneldi.

Ertesi gün Fatih ile buluşmanın verdiği heyecanla evden çıktı.Zaten Fatih’in evi de hemen arka sokakta birkaç dakika ötelerindeydi. Mahallelerine yaklaştığında Fatih evin önünde birisi ile konuşmaktaydı. Harun’u gören Fatih yanındaki arkadaşı ile alelacele vedalaşıp, Harun’nun geldiği istikamete koştu;

- Selamünaleyküm. Dostum hoş geldin.

- Aleykümselam. Hoş bulduk.Çok uzun zamandır bu sokaktan geçmemiştim. Ne kadar güzelleşmiş sokağınız.

- Güzelleşti Harun kardeş. Kaldırımlar elden geçti. Sokak yeşillendirildi, derken şirin bir sokak oldu hamdolsun.Neyse arkadaşım buyur eve geçelim.

Eve geçtiklerinde Fatih, Harun’u kendi çalışma odasına buyur etti.

- Fatih kardeş ben Namazımı kılamamıştım.Dışarıda gördüğün arkadaşın bir sorunu için dışarıdaydım.Sen keyfine bak ben şimdi geliyorum.

- Ne demek arkadaşım bende odana göz gezdiririm.Bakalım ne ile zaman geçiriyorsun.

- Allah razı olsun kardeşim benim.

Fatih dışarı çıktığında Harun odaya göz gezdirdi. Odanın bir ucundan diğer ucuna uzanan kitaplıktaki kitaplar gözüne çarptı. Muazzam bir kitaplık ve ağzına kadar dolu raflar arasında göz gezdirdi.

Bu arada Fatih karşı odada Namaza durmuştu.Harun huşu içerisinde Rabbine yönelen arkadaşını seyre daldı.Öyle içten,öyle huzurlu, öylesine kendinden geçmiş olan arkadaşını hayranlıkla seyrederken kendi kimliğini ve kulluğunu düşündü.Uzun süre sadece onu sessizce seyretti utanarak.Fatih,nihayet Namazını bitirip,duasını etmiş mutfağa gitmişti.Harun da Masanın üzerinde yarısı işaretlenmiş ve altı özenle çizilmiş, cep kitapçığı şeklindeki minik mavi kaplı bir kitap dikkatini çekti.Belli ki Fatih okuyor ve yarım kalmıştı. Kitabın adına ve yazarına baktı ilk defa görüyordu. Kitabın adı “İşte İslam” yazarı ise Seyyid Kutub idi.

Harun kendisine mutfakta içecek bir şeyler hazırlamakta olan Fatih’e seslendi;

- Arkadaşım bu kitap ismi bana çok tuhaf geldi.Ne demek bu İşte İslam. diğerleri İslam değilmi ki?

Fatih, elinde sıcaktan terlemiş arkadaşına soğuk içecek bir şeyler ikram ederken ;

- Harun kardeş. Tepkinde haklısın. “İşte İslam” adı insanı düşünmeye sevk ediyor. Ama düşündükçe de insan bu ismin güzelliğini daha iyi idrak ediyor. İslam sadece belli ibadetler manzumesinden oluşan bir din değildir ki, gel gör ki bugün ortaya konulan din toplumlara afyon olmakta uyuşturmakta, düşündürmemektedir. Aklın yularını vahyin eline vermektense, vahyin dışındaki beşeri unsurlar aklı yönlendirmektedir.

- Peki Fatih. Bir şey sormak istiyorum. Okuduğum bunca kitap neden beni bunaltıyor, battıkça battığımı hissediyorum neden sence?

- Bak kardeşim. Okuma eylemi ilk Rabbani eylemdir.

“Oku” “Adına Oku” emirleri peygamber döneminde özelde genelde tüm çağ ve zamanlarda şeytan ve dostlarına rahatsızlık veren bir emir olmamakta. Allah okumamızı istiyor, Rab adına okumamızı istiyor. Zaten cahiliye fertleri Allah’ı inkar etmiyor ki ne o gün ne bugün. Vahyin geliş sebebi de zaten Allah’ı inkar eden bir topluma işte Allah vardır, sebepleri de şudur gibi bir düşünce sunmadı ki, zaten zulmün ele başlarından tutunda ona kan, can olan halkta Rabbin varlığını kabul ediyordu. Yoksa sorun Allah var-yok meselesi değildi. Hiçbir zaman da olmadı. İslam onun varlığını ispat için değil, kendisine eş koşulmamasını telkin etmek için gelmiştir. Zaten cahiliye de her dönemde Allah için, Rab için okuduğunu iddia etmekte. Ama nasıl bir Allah inancı, nasıl bir Rab ki. Pratik hayatta etkinliği olmayan, bir Rab gerçekten Rab midir?.Göklere hakim olup da yeryüzüne ,ilişkilere hakim olmayan Rab Rab’midir? İşte problem “Oku” Yaratan Rabbin adına oku” emri geldiğinde başlıyor. Neden başlamasın ki? Muhammed (as)in Rabbi yaratan, yoktan var eden, düzenleyip şekil veren iken, cahiliyenin Rableştirdikleri kendi elleriyle yapıp, ilahlaştırdıkları putları, düzenleri, sistemleri yaratmaya muktedir değildir ki? İşte bu yüzden okuma eylemi Kur’an ile başlamalı, Kur’an okunmalı, fıtrat terbiye olmalı, huzura, felaha erdirilmelidir.

Bu sözler karşısında pür dikkat dinleyen Harun derin düşüncelere içerisindedir artık. Fatih susmuş, adeta onun gözlerini kıpırdatmadan dalgın duruşunu seyretmektedir artık.Fatih ellerini Harun’un omzuna atarak;

- Dostum burada mısın? Derin bir nefes alan Harun;

- Evet arkadaşım. Yaşantım geçti bir an gözlerimin önünden bir film şeridi gibi. Yaptıklarımı ve yapmam gerekirken yapamadıklarımı düşündüm. Düşündürdün beni. Neredeyse sendeki kitaplarının sayısı kadar bende de kitap var ama senin kitaplarını okuman ile benim okumam arasında bir fark var. Oda O’nun adına olmayışı. İnşallah bundan böyle okurken Yaratan Rab adına ,onun istediği, hoşnut olduklarını okuyacağım. Varlığımın sebebi de bu olsa gerek.

- Haklısın Harun. Yaradılışın sebebi bu insan hayatını Rabbin adına şekillendirmeli, her şeyimizi o yönlendirmeli. Onun hakkı değil mi bu? Yaratan, yoktan var eden, yaratılışa uygun kanunlar vaaz eden, o değilmi ki? O halde O adına okunulmaya en layık olan değil mi? İşte bu kitabın minik “İşte İslam” kitabının yazarı da bunun pratik örneğidir. Rab adına okumak fedakarlık ister, çile ister, devamlılık ve dinamizm ister. İşte kitabın yazarı bu noktada yazdıklarını ispatlamış birisidir de aynı zamanda. Bu yolda darağacına asılıp şehid edilmiştir de zaten.

Fatih’in bu sözleri karşında artık Harun adeta tekrar dirilmiş okuma bilincini yakalamıştı.Vahyin okunması gereken öncelik olduğunu, varlığının sebebini idrak etmişti.Bu düşüncelerle arkadaşından müsaade isteyip evine geldiğinde ilk işi Kur’anı açıp okumak oldu. Alak suresini düşünce dünyasında fırtınalar estirircesine okurken tüylerinin diken diken olduğunu hissetti. Sahabe ile aynı frekansı yakaladığını hissederken artık o bunalımlı, durgun Harun gitmiş, sanki asırlar öncesinden günümüze gelen bir Harun pratik hayatta varlığını ortaya koymuştu….. 
11  GENEL / Güzel Yazılar / Rağmen Sevgisi : Mart 26, 2008, 09:25:12 ÖS
Rağmen Sevgisi
 
Okul çıkışı arkadaşları birbirleriyle şakalaşarak evlerine doğru yöneldiler. Arkadaşlarının keyfi yerindeydi ama o derin düşüncelere dalmış bir türlü ayak uyduramıyordu. Ertesi gün yetişmesi gereken kompozisyonu düşünüyor,bu aklına geldikçe de neşesi kaçıyordu.Kompozisyon konusu onun en zayıf olduğu konuydu çünkü. Sevmek. Onun çok yabancı olduğu,hiç tatmadığı,yaşamadığı bir duyguyu nasıl geçirecekti kağıda? Ona kim yardım edebilirdi acaba? İşten gece yarısı gelen onun varlığından bile habersiz babası mı? Konkenden,gezmekten evin yolunu unutan annesi mi? Gece barlardan, eğlence merkezlerinden sabaha karşı dönen ablası mı? Hiç biri yardım edemezdi ona. Çünkü onlarda sevgiyi daha doğru bir deyimle sevmeyi bilmiyorlardı ki.İnsan bilmediği bir olguyu tarif edemezdi mutlaka.Selim kafasını kurcalayan bu düşünceler içerisinde evine gelmişti bile. Her zaman ki gibi evde kimseler yoktu.Üzerini değiştirip bir şeyler atıştırdıktan sonra aklına mahalle camisinin imamı geldi. Ne zaman başı sıkışsa hemen ona gidiyor dertleşiyor veya aklına takılan soruları soruyor, hayatı sorguluyorlardı beraber. Ona sorarak dersini yazabileceğini düşününce sabahtan beri asık olan yüzüne tebessüm konuvermişti. Hazırlanıp çıktı evden.Mustafa hocanın ona mutlaka yardım edeceğini biliyor olmanın verdiği rahatlıkla koşar adımlarla camiye gelmişti bile. Caminin içine girdiğinde cemaatin namazda olduğunu görünce sessiz bir şekilde arka tarafta bir yere oturup onları izlemeye başladı. Dört, beş sıra dizilmiş cemaat, hocanın okuduğu sureler, aynı anda rukuya varan, aynı anda secdeye varan bir sürü insan. Çok güzel bir manzaraydı bu. Arka sırada ufak bir çocuk çekti dikkatini.Oda büyükler gibi gayet ciddi bir şekilde ayak uydurarak kılıyordu namazını.Selim camiyi süzdü sonra tavanlardaki işlemeleri,ortadaki büyük avizeyi,mimberi,mihrabı,seccade desenli halıları,şekilli camları ve daha bir sürü özelliğiyle farklı bir havası vardı buranın.Her girdiğinde değişik bir huzur kaplıyordu içini. Tarifi imkansız,içini rahatlatan,ona huzur veren bir havaydı bu. O tüm bu düşünceler içindeyken namaz bitmiş cemaat sessizce dağılıyordu bile.

En son Mustafa hoca çıkacaktı ki arka tarafa sinip kalmış Selimi görünce durakladı. Tebessüm ederek baktı delikanlıya. Göz göze geldiklerinde her ikisinin de yüzleri gülmüştü. Sessizliği Mustafa hoca bozdu;

- Hoş geldin Selim.Nasılsın?

- İyiyim hocam.Siz nasılsınız?

- Allah’a şükür iyiyim. Gel istersen bahçeye çıkalım sana bir çay ısmarlayayım da öyle sohbet edelim ne dersin?

- Tamam hocam. Siz bilirsiniz.

Mustafa hoca önde, Selim mahcup bir şekilde arkada bahçedeki masaya oturmuşlardı bile. Güllerle donatılmış, hanımeli ile bezenmiş, mis gibi kokan, tertemiz şirin bir bahçeydi burası. Çay içilen bölümde büyük bir de kütüphanesi vardı bu çay bahçesinin.Mustafa hoca kendi imkanları ve gayretiyle oluşturmuştu bu bahçeyi.Bahçeyi o kazmış,rengarenk çiçekleri o dikmiş,kendi evindeki ve topladığı kitapları ciltlettirerek o oluşturmuştu bu güzellikleri. Selim tüm bunları bildiği için olsa gerek Mustafa hocaya çok fazla saygı duyuyor,onu her gördüğünde yüzü mahcubiyetten kızarıyordu.O hep başkaları için uğraşırken kendisinin hiç kimseye hayrı dokunmayan, kendi ihtiyaçlarını karşılamaktan bile aciz olması utandırıyordu onu.Gıpta ediyordu Mustafa hocaya.Onunla bir aradayken öyle güzel şeyler öğreniyordu ki.Sadece anlattıkları değil,yaptıklarıyla örnek olan bu insana özenmemek imkansızdı.Mahalleyi de çok değiştirmişti.İnsanlara güler yüzle anlatması,herkesin yardımına koşması,maddi manevi pek çok insanın ihtiyacını gidermeye çalışması tüm mahalleliyi memnun ediyor ellerinden gelen yardımı onlarda yapıyorlardı. Bir iyi insan, bir mahalleyi bu kadar değiştirirse, Mustafa hoca gibi birkaç iyi insan neler yapabilirdi kim bilir?Selim,Mustafa hocanın yüzünde ki aydınlığı,gözlerindeki o ışığı ve kalbinin güzelliğini o kadar çok takdir ediyordu ki,çevresindeki pek çok insandan daha fazla saygı duyuyordu ona.İçi boş elbiselere gösterilen hürmetin aksine, içi tamamen dolu elbise sahiplerine saygı duyulmalıydı. Anlattığı dini yaşayarak gösteren, örnek alınan, ilmiyle amel eden bir insana saygı duyulmazmıydı? Selim,Mustafa hocayla göz göze geldiklerinde hoca tebessüm ederek sordu;

- Özlettin kendini Selim kardeş. Neler yapıyorsun bakalım? Uzun zamandır görüşemedik.

- Evet hocam gerçektende birkaç haftadır görüşemedik… Dersler çok yoğun. Sizin verdiğiniz kitabı okudum ufak notlar tuttum oradan. Daha sonra getiririm. Bugün kafamda başka şeyler vardı tamamen unutmuşum.

- Önemli değil Selim kardeş. Ben genelde neler yaptığını sordum.

- Hocam, öğretmenimiz sevgi üzerine bir kompozisyon yazmamızı istedi.Bende yazacak bir şey bulamadım. Aklıma siz geldiniz. Bizim evde pek hayata geçmeyen bir kavram bu biliyorsunuz. Veya başka yerlerde bunu telafi etmeye çalışıyoruz desek daha doğru bir ifade olur.Babam işini seviyor,annem konken partilerini,ablam da barları.Tabi bunları sevmek öğretmenin önemle üzerinde durduğu verdiği sevgi kavramına giriyor mu bilmiyorum.

Mustafa hoca müşfik bir edayla dinliyordu. Senelerdir aynı mahallede yaşadıkları halde Selimin babasını bir kere bile camide görememişti. Yolda karşılaşsalar bile selam vermeyecek kadar da kendini üstün gören bir insandı.Öğrenmeye istekli,hayatı sorgulayan bu delikanlının ailesi bir birinden o kadar kopuktu ki.Gözleri parlayan bu delikanlıyı çok seviyordu Mustafa hoca.Öğrenmek için çabalayan,ailesinin yaşantısını sorgulayan ve kendisine huzur verecek bir yaşantıyı arzulayan bu delikanlı ona çok şey öğretmişti aslında. Kimseyi ailesine bakarak değerlendirmemeyi, hiç ummadığı bir insanın bile içinde gizli kalan öğrenme arzusunun olabileceğini,bunu açığa çıkarmak için nasıl bir metod izlemesi gerektiğini hep ondan öğrenmişti.Her tanıştığı insanı bir kitap gibi okumayı seviyordu o.Her insandan alınacak dersler mutlaka vardır diye düşünüyordu çünkü. Sürekli kendi yaptığımız hatalardan ders alacak kadar uzun yaşayamıyordu ki insan. Başkalarının hatalarından da ders almalı, hayatını bu doğrultuda şekillendirmeliydi.

Selim ve ailesi de ders aldığı kişilerin başında geliyordu. Meraklı gözlerle kendisini dinleyen Selime dönerek;

- Beraber araştırırız Selim.Toplumdaki sevgi kavramından,olması gereken sevgiye kadar hepsini konuşuruz tamam mı?

- Çok iyi olur hocam.Bu konunun benim için ayrı bir önemi var. Okuduğum zaman arkadaşlarımın da düşünmesine sebep olabilecek bir yazı yazmak istiyorum. Yüksek not alma endişesi değil benimki.

- Anlıyorum Selim.Ben bu konuda bildiklerimi anlatayım sana. Sen içinden uygun olanları yazarsın olmaz mı?

- Çok iyi olur hocam sizi dinliyorum.

- Selim,sevgiyi anlatan o kadar çok yazı okudum ki sayısını ben bile unuttum. Her halde uygulayamadığımız fakat içimizde ukte olan bu duyguyu satırlara dökerek rahatlıyoruz.Toplum olarak belki de en cimri davrandığımız duygudur sevmek.Sevgimizi belli etmek,sevdiğimizi söylemek noktasında ve hissettirmek noktasında hep cimri davranmışızdır.İnsanlara kızgınlıklarımızı rahatça belli ediyoruz,öfkelerimizi şamar gibi suratlarına indiriyoruz. Onları yargılamada, insafsızca eleştirmede haddinden fazla cömertiz ama bu cömertliği sevgiye gelince hep frenliyoruz. Toplum olarak ağız birliği yapmışcasına dilimizin ucuna kadar gelen bu sözcüğü zoraki yutuyoruz.Sevmek ve sevdiğini söylemek oysa ne kadar güzel,ve o kadar doğal ki.Tıpkı sevildiğimizi karşımızdakinden duymak gibi.

- Evet hocam ne kadar güzel anlatıyorsunuz. Size gelmekle çok iyi yapmışım.

- Dur daha bitmedi. Bu konu üzerine cilt cilt kitaplar, yazılar yazılmıştır.. Sana Peygamber efendimizle ilgili bir olayda anlatayım. Resulün sevgi anlayışını da öğrenmiş oluruz.Peygamber efendimiz bir sahabiyle birlikte oturuyor.Sohbet halindelerken karşıdan başka bir sahabinin geçtiğini görüyorlar.Peygamber efendimizin yanındaki sahabi,karşıdan geçmekte olan kişiyi göstererek,

- Ya Rasulallah. Ben bu arkadaşımı Allah için çok seviyorum.

Rasulullah tebessüm ederek sorar;

- Peki bunu ona söyledin mi?

- Hayır ya Resulallah

- Neden peki? Git ve bunu ona söyle der.Peygamber Efendimizin yanından kalkan sahabi uzaklaşan arkadaşını yakalayarak güleç bir şekilde konuşmaya başlar;

- Ben seni Allah için çok seviyorum ey arkadaşım,

Arkadaşı şaşırmıştır ama bu durum çok hoşuna gider ve oda tebessüm ederek karşılık verir;

- Allah razı olsun arkadaşım. Bende seni Allah için çok seviyorum. Sarılarak ayrılırlar.

Günler sonra Peygamber efendimiz o sahabiyle tekrar karşılaşır. Ama morali bozuk ve yüzü asılmış olup dalgın dalgın yürüyen sahabiye sorar;

- Hayırdır kardeşim bu ne dalgınlık.

- Ey Allahın Rasulü. Hani geçen gün sizinle konuşurken karşıdan geçerken kendisini çok sevdiğimi söylediğim arkadaşım var ya

- Evet bende sana git bunu söyle demiştim.

- İşte o arkadaşımın ölüm haberini aldım üzüntüm ondandır. Peygamber efendimiz sırtını sıvazlayarak karşılık verir,

- Allahdan geldik ve yine o na döneceğiz. İyi ki onu çok sevdiğini söyledin.

Evet selim kardeş şimdi bizde bir düşünelim. En son kime onu sevdiğimizi söyledik? Veya bunu hissettirdik? En son ne zaman sokakta gördüğümüz bir çocuğun sadece sevgimizi belli etmek için başını okşadık?Ne zaman tanımadığımız birine sırf Allah rızası için selam verip gülümsedik? En son ne zaman üst kattaki komşumuzun gürültüsünden rahatsız olsak da şikayetlenmedik? En son ne zaman alt kattaki komşumuzu düşünerek daha yavaş sessiz olup çevremizdekileri uyardık?

En son ne zaman hasta olan birini kendimizi mecbur hissetmeden sadece Yaradan rızası için ziyaret ettik? İnsanların stres içinde olduğu şu günümüzde birbirine bağırmak için bahane ararken biz ne zaman öfkemizi yuttuk? Karşımızdakinin öfkesini anlayarak sakinleşmesini bekledik? En son ne zaman arabayla giderken bizi sollayan birine kızmayarak arkasından söylenmedik? Ona sakin bir şekilde ne zaman yol verdik. Ne zaman işveren işçisinin hatasını hoş görüp,görmezden geldi? Ne zaman karşımızdakini sırf insan olduğu için sevdik? Tanımasakta,işimize yaramasa da,çıkarımız olmasa da, karşılık vermeden sınırsız, hesapsız, sorgusuz bir şekilde sadece Allah ın yarattığı bir kul olduğu için onun değer verdiğinden dolayı bizde değer vererek sevdik? Ne zaman?

Bu örnekler o kadar çok ki. Ama benim anlatmaya çalıştığım bu değil. Kavram kargaşasının diz boyu olduğu bu toplum,sevgi kavramını da yanlış anlamış ve yanlış anlatmıştır. Israrla üzerinde durulması gereken konuda bu olmalı bence. Her hareketimizi ve her davranışımızı belli kalıplara oturtan bizler sevgiye de bir kalıp uydurup oraya hapsetmişiz. Öyle ki bu kalıptan taşmaya çalıştıkça budayarak yok olmaya mahkum etmişiz. Aslında nedir sevmek?

Sınırsız, hesapsız, yorumsuz, çıkarsız, kalıpsız ve en önemlisi de karşılıksız..

Selim can kulağıyla dinliyor, Mustafa hocanın ağzından çıkacak her kelimeyi özenle yerleştiriyordu hafızasına. Mustafa hoca soğumaya başlayan çayından bir yudum alıp konuşmasına devam etti;

- Biz sevgimizi bir takım şartlara bağlamışız. Zorunluluklar çerçevesinde sevmişiz. Hep bir çıkar ve beklentimiz var sevdiklerimizden. Direktifler vermişiz onu sevmek için, buna çok hakkımız varmış gibi. Kimi zaman zoraki bir sevgi çeşidi olan ÇÜNKÜ SEVGİSİYLE sevmişiz karşımızdakini. Mecburi yaşanan bir olgudur ki, örnekleri çokça mevcuttur.

“Seni seviyorum çünkü benim çocuğumsun’

“Seni seviyorum,çünkü benim istediğim gibi davranıyor ve giyiniyorsun’

“Sizi seviyorum çünkü benim her istediğimi alıyorsunuz’

Sizi seviyorum benim komşularımsınız,akrabalarımsınız vesaire.

Birde şartlı sevgi çeşidi yaygındır bizde.Buda EĞER SEVGİSİDİR.

“Eğer benim istediğim gibi davranırsan seni çok severim’

“Eğer karnende kırık olmazsa seni çok severiz’

“Eğer takdir getirirsen seni çok severim’

“Eğer her şey farklı olsaydı seni sevebilirdim gibi.

Aslında olması gereken bir sevgi türü de RAĞMEN SEVGİSİDİR

“Sen benim istediğim gibi davranmasan da ben seni seviyorum’

“Oğlum sen takdir getirmesen de biz seni çok seviyoruz’

“Babam sürekli hatalarımı yüzüme vursa da yine de her şeye rağmen onu çok seviyorum’ şeklinde örnekleri çoğaltabiliriz.

Her şeye rağmen sevebilmek gerçek sevgi oluyor yani. Diğerleri sevgi maskesiyle dolaşan şartnameler sadece. Dayatmalı ve şartlara bağlı olan bir duygu sevgi olamaz Mustafa hoca iyice soğuyan çayından son bir yudum daha alıp, parlayan gözleriyle Selime bakarak atıldı söze;

- Bu arada Selim ben seni Allah için çok ama çok seviyorum.

Selim şaşırmıştı. Ama bu sözler o kadar çok hoşuna gitmişti ki oda yürekten kalbinde hissederek sevgi hanesinin en başında olan bu örnek insana hitaben karşılık verdi;

- Mustafa hoca bende seni Allah için çok seviyorum. İnşallah Rabbim de bizleri sever.

- İnşallah Selim kardeş inşallah…. 
12  SİZDEN GELENLER / Güldüren Sözler / Ynt: Günün Fıkrası : Mart 26, 2008, 09:01:41 ÖS
 Gülümseme Gülümseme
13  GENEL / Güzel Yazılar / Ynt: Vermeyince Mabud,Neylesin Sultan Mahmut? : Mart 26, 2008, 08:56:06 ÖS
önemli deil sizede teşekkürler
14  GENEL / Güzel Yazılar / Taksi : Mart 16, 2008, 09:52:41 ÖS
 Taksi

Taksisi ile cadde ışıkları altında yol alıyordu. "İki-üç müşteri daha bulursam eve dönüp uyuyacağım. "diye düşündü, yorgundu. Taksisine bir an sevgiyle baktı, mırıldandı; "Ekmek teknem" Gözü önce yolda sızmış bir sarhoşa sonra da çöpleri karıştıran birine takıldı. Kendisini kıyasladı sevindi; "İyisin, iyisin!. . "
Saatine baktı, bir Of çekti, "Bir müşteri çıksa artık, boşa
dolanıp duruyorum. " Ertesi gün abisine gidecekti, erken kalkacağı
için, evine erken dönmek istiyordu. Fakat herşey insanın istediği gibi gitmiyordu ki. İçinde hafif bir öfke ile abisini düşündü; "Ah!. . abi, bırakmadın şu kumarı, borçlanırsan tabi yakana yapışır tefeciler. "
Bir daha derinden of çekti, "Gerçi parayı bu gün bul diyordun ama olmadı, sabah borç-harç parayı bulup seni tefecilerden kurtaracağım ama böyle devam edersen beni de yakacaksın, aileni de !. . "
Tam böyle düşüncelere dalmışken tali yoldan çıkan bir adamın el salladığını gördü, sevindi. Taksisiyle hemen adamın önünde durdu. Adam taksiye bindi ve telaşla anlatmaya başladı; "Lütfen acele edin, şu ara sokakta" Taksici rahatsızlanan birini alacaklarını zannetti ama adam konuşmaya devam ettikçe canı sıkıldı; "Aman Allahım, korkunç birşey adamı dört yerinden bıçaklamışlar. Adam nerdeyse kan kaybından ölecek. Kimse yardım etmiyor, herkes toplanmış seyrediyor. Ne kadar duygusuz, umursamaz bir toplum olduk, seyrediyorlar!. . " taksicinin canı sıkıldı; "Arabam kan içinde kalacak. " diye düşündü. Diğer adam devam ediyordu; "Hele iki araba yaralıyı almayınca şok oldum, hâlâ inanamıyorum. Düşünebiliyor musunuz? Bir adam kan kaybından ölmek üzere ve iki araba gaza basıp gidiyor. Düşündükçe deli oluyorum. Hah geldik, yaralı olan şu kalabalığın içinde" Taksici yumuşak bir sesle "Hadi siz yaralıyı getirin, ben de arabanın yönünü çevireyim de vakit kaybı olmasın" "Tamam" diyerek adam indi, kalaba- lığın arasına koştu, bağırdı; "Açılın, açılın taksi geldi" Ama daha yaralının yanına varmadan uzaklaşan araba sesiyle irkildi, hızla döndü; plakası görünmesin diye ışıklarını söndürmüş halde taksinin hızla uzaklaştığını gördü. İçinde birşeylerin koptuğunu hissetti, ağlar gibi bir sesle inledi; "Yarabbim!. . Yarabbim!. . Ne oldu bize, ne oldu? " olduğu yere ümitsizce çömeldi.
Taksici dikiz aynasından geriye son bir kez baktı, bağrışmalara küfürlere aldırmadan tekrar gaza bastı. "Bana ne yav, işin yoksa yaralıyı al, arabayı kirlet. . . başka taksi mi yok? Nasıl olsa şimdi bir
tane bulurlar. " Vicdanını da susturduktan sonra cebinden çıkardığı yabancı sigaradan bir tane yaktı. Sonra kendince bir espiri yaptı; "Hem işin ne ta buralarda? Rica etseydin katillerden, seni hastane önünde filan bıçaklasalardı. " Gözü elindeki sigaraya takıldı; "Ulan biz hakkaten geri kalmış ülkeyiz be, adamlar kendi ülkelerinde çoğu mekanda yasaklıyorlar bu mereti, bizim yasaklamamıza müsade etmiyor-lar. Eee onlarda haklı, kendi insanları gözünü açmış, biz de akıllanır- sak nereye satacaklar. Ulan, sigaralar bu kadar pahalıyken tarlada domatesini bin liraya satamayanlar varmış. " Sonra keyifle bir nefes daha çekti, "İç aslanım, iç Amerika'ya senin de katkın olsun. "
El sallayan bir müşteri görünce düşüncelerinden sıyrıldı. "-Hah müşteri dediğin böyle kılığı düzğün olacak, bahşiş bile bırakır. "
Taksici o gece bir süre daha çalıştıktan sonra evinin yolunu tuttu. İçi huzur dolu evine yaklaşmıştı ki evinin önünde bekleşenler olduğunu gördü. Meraklandı. Arabasını garaja çekip daha sonra ne olduğunu öğrenmek istedi ama bir komşusu onu durdurdu; "-İstersen arabayı yerleştirme, lazım olabilir. " Şaşkın indi, kapının önünde ağlaşan hanımı ve çocuklarına yaklaştı; "-Ne oluyor? " Hanımı ağlayarak boynuna sarıldı; "-Abin öldü. " Baştan aşağı titredi, "-Abim mi? . . . nasıl? " "-Bıçaklamışlar, kan kaybından ölmüş. " Taksicinin içi korkuyla sarsıldı; "-Nerede, ne zaman? " Karısının cevabıyla yıkıldı. Gözünde farlarını kapatarak kaçtığı sokak ve kalabalık canlandı; kalabalığın içinden kanlar içinde tanıdık bir yüzün kendisine baktığını görür gibi oldu. Baygın yere yığıldı. . .
15  GENEL / Güzel Yazılar / İki Melek Yeryüzünü Dolaşmaya Cıkmışlar : Mart 16, 2008, 09:45:58 ÖS
 İki Melek Yeryüzünü Dolaşmaya Cıkmışlar

İki melek yeryüzünü dolaşmaya çıkmışlar. Tabii insan kılığında... Akşam olmuş. Kentin en zengin semtinde lüks bir villanın kapısını Tanrı misafiri olarak çalmışlar. Ev sahipleri somurtarak büyür etmiş onları... Yemek falan teklif etmemişler. Sicacık misafir odaları yerine buz gibi ve nemli bodruma iki şilte atıp "Geceyi burada geçirebilirsiniz" demişler... Silteleri betona sererken yaşlı melek duvarda bir çatlak görmüs. Elini uzatmış söyle bir sürmüş yarığa. Duvar eskisinden sağlam olmuş. Genç melek "Niye yaptın bunu" diye sormuş merakla... "Her şey her zaman göründügü gibi değildir" demiş yaşlı melek yavaşça.

Ertesi akşam melekler bir köy evinde çok fakir ama çok iyiliksever bir aileye misafir olmuşlar... Her şeyleri bir tanecik inekleri imiş. Onun sütünü satıp geçınıyorlarmıs. Ev sahipleri mütevazı sofralarına almış onları. Allah ne verdiyse beraber yemişler. yatma zamanı gelince kadın "Siz uzun yoldan geliyorsunuz yorgun olmalısınız" demis. "Bizim yatakta siz yatın bir rahat uyuyun. Biz şu divanda idare ederiz" Güneş doğarken uyanan melekler zavalli adamla karışını iki gözü iki çeşme ağlar bulmuşlar. Hayatta ki tek servetleri inekleri bahçede ölü yatıyormus. Genç melek öfkeden deliye dönmüs.

- Bunun nasıl yaparsın. Bu kadar iyi insanların yegane servetinin ölmesine nasıl izin verirsin.. Önceki gece gittiğimiz villada her şey vardı ama kötü ev sahipleri bize hıç bir şey vermediler. Sen onların bodrumlarını tamir ettin. Bu fakir insanlar bizimle her şeylerini paylaştılar. Şen ineklerinin ölmesine göz yumdun?...

- Her şey her zaman göründügü gibi değildir evlat.

demiş yaşlı melek gene...

- Nasıl yani?...

diye daha da öfkeyle sormuş genç melek..

- Her şey her zaman göründügü gibi değildir evlat.

demiş yaşlı melek bir daha... Ve anlatmış...

- İlk gittiğimiz zengin evinin o duvar çatlağının içinde yıllar önce saklanmış bir hazine vardı. Ev sahipleri zenginlikleri ile çok mağrur ama hıç paylaşmayı sevmeyen insanlar oldukları için bu defineyi bulmayı hakketmemişlerdi. Çatlağı kapayıp onları bu hazineden mahrum ettim. Dün gece fakir köylünün yatağında yatarken ölüm meleği adamın karışını almaya geldi.. Kadının hayatının bağışlanmasına karşılık ona ineği verdim. Her şey her zaman göründügü gibi değildir... İşler bazen istendiği gibi gitmez göründügünde aslında olan budur. Eğer inançli işen her iste bir hayır olduğunu düsünürsün. O hayrin ne olduğunu da bir süre sonra anlarsın..
Sayfa: [1] 2 3 4
MySQL ile Güçlendirildi PHP ile Güçlendirildi Powered by SMF 1.1.4 | SMF © 2006, Simple Machines LLC
Joomla Bridge by JoomlaHacks.com
XHTML 1.0 Geçerli! CSS Geçerli!
Bu Sayfa 0.048 Saniyede 21 Sorgu ile Oluşturuldu

Dinlencem

Listeler

Bilge Öğretmen Eğitim Siteleri domain
Estetik
Top